28 Aralık 2010 Salı

YENİ UMUTLAR ..


Yeni umutlarla girdiğimiz bir yılı geride bırakmaya bir kaç gün kaldı ..ve bizler yine yeni umutlarla..dileklerle yeni bir yıla ''merhaba '' demeye hazırlanıyoruz..


Hızlandırılmış bir kursdu sanki 2010 benim için..sınavın birini bitirir bitirmez ,bir yenisi geliyordu .Daha yeni yılın ilk günleri düşmüştüm gerçi düşeceğimi hissediyordum sadece zamanını bilemiyordum ..canım acımıştı .. ağır bir sınav olduğunu düşünmüştüm yaşadıklarımın ..sonra her gün biraz daha fark ederek ,dersimi alarak yeniden yürümeye çalışmıştım ..ve çok kısa bir süre sonra ayağa kalkmıştım....Eskisinden daha güçlü..daha sevgi dolu ..daha kendime inançla ve yeni bir ben olarak ..


Sınavımı vermenin mutluluğunu doyasıya yaşıyordum ..sanki sihirli bir değnek değmiş ve her istediğim bana sunuluyordu..Ve her gün şükür ediyordum ..

Sonbaharla birlikte evren dedi ki ...'' Bu kadar tatil yeter, şimdi yeni bir sınav daha geliyor ,hazırlıklı ol'' Ama ben bu sesi duymamıştım belki de duymak istememiştim ....Ben ne kadar da oralı olmadıysam da yeni sınav gelmişti..Hem de çok zor bir sınav...

Ben öylece kalakalmıştım bu sınav karşısında ..bu defa ki düşüşüm çok ani oldu ..sadece benim değil ..bir çok sevdiğim insanı da şaşırtmıştı bu düşüş....

Canımın yanması o kadar önemli değildi ..şaşkınlıkla ve anlayamadığım bir çok soru ile öylece kalmıştım ..Çevremdeki herkes elini uzatıyordu ..ama ben kendim kalkmalıydım ..sindire sindire yavaş yavaş ..geriye o düşmeden hiç bir iz kalmamalıydı ..Böyle bir sınavda hangi soruyu iyice öğrenmeliydim ..

Yaklaşık iki ay kadar kendimle kaldım..içime döndüm ..tekrar tekrar baktım sınavıma ..sorularıma ..sonra tamam dedim ..artık kalkma zamanı geldi..

Şimdi tekrar ayaktayım..şükür ederek ..sevgiyle ..umutla...

Artık biliyorum ki mutluluğun tavan yaptığında aniden düşebiliyor ..ya da en dipden en yükseğe aniden çıkabiliyorsun ..hayat bu ....


Yeni yıl

sağlık,huzur,bolluk ,bereket Aşk ile bekliyorum seni...Hepimiz için en HAYIRLISI OL 'SUN ..


SEVGİMLE

TEKO












20 Aralık 2010 Pazartesi

SEN BEN OL'SAN.. BEN SEN OL'SAM... BİZ OL'SAK...





Hani o hep gecelerde kalırsın ya bir başına ..düşünceler eşlik eder sana o gecelerin sabahında farklı açsam dünyaya gözlerimi. tarihini atsam hayatımın dönüm noktası diye..heyecanla,mutlulukla uyansam şükürlerime bir yenisini eklesem..
İçime baksam sonra ,herşeyden arındığımı his etsem ..
Seninle yolculuğumuza çıksak arınmış ..tam ve bütün..saygılı,sevgi,sadakat,dürüstlükle..


Korkmadan ilerlesek her gün saygımız ve sevgimiz artarak..sonra arada tartışsak ama uzun sürmese ..anlasak birbirimizi ,sarıldığımızda bitse tüm sorunlar..AN da kalsak ..yaşasak birbirimizi..dans etsek çılgınca..gecenin bir vakti ..dışarı çıkıp yürüsek.. sonra göğsüne yatsam uyusak sarmaş dolaş..uyandığımızda seviyorum desek birbirimize AŞK la başlasak güne ..

Saygılı olsak birbirimizin fikirlerine..


Sonsuz bir güven olsa aramızda ..
Hani diyorum...


SEN SENKENDE BEN ..


BEN BENKENDE SEN OL'SAK...


BİZ OL'SAK SEVGİYLE..
Derra...

7 Aralık 2010 Salı

BUGÜN BİR İYİLİK YAP!!


Sözlükteki pek çok kelimeyi yüksek sesle, hatta düpedüz bağırarak telaffuz edebiliriz. Ama bir deneyin bakın, "edep" kelimesini haykırmak ne mümkün! Harflerin dizilişi sesimizi yükseltmeye mânidir. Bu kelimenin ses tonu adeta önceden ayarlanmıştır. Ancak fısıltıyla karışık söyleyebiliriz.Ancak sakin bir edayla: Edep ya Hû edep!Türkçenin en güzel kelimelerinden biridir "edep".

Bir başka dile nasıl çevrilebileceğini sorsalar şöyle bir duraklarsınız. İngilizce'de, İspanyolca'da, Fransızca'da, Almanca'da.... birebir karşılık bulmakta zorlanırsınız. Bulduğunuz hiçbir kelime onu tam olarak karşılayamaz, kavrayamaz sanki. Aynı lezzeti vermez. Aynı sesi vermez. Başka hiçbir söz ya da sözcük yerini dolduramaz. Bu dört harften ibaret kısacacık kelime koskoca bir mânâ denizi barındırır içinde. Gözlerimizi kapayıp bir kez fısıldamak bile yeter melodisini duymaya.Edep ya Hû edep!Sözlükteki pek çok kelimeyi yüksek sesle, hatta düpedüz bağırarak telaffuz edebiliriz. Ama bir deneyin bakın, "edep" kelimesini haykırmak ne mümkün! Harflerin dizilişi sesimizi yükseltmeye mânidir. Bu kelimenin ses tonu adeta önceden ayarlanmıştır.

Ancak fısıltıyla karışık söyleyebiliriz. Ancak sakin bir edayla: Edep ya Hû edep!


Peki nedir edep? Tasavvufun yüzyıllardır baştacı ettiği bu kelime nasıl oluyor da hem bu kadar göz önünde, aleni; hem de kapalı bir kutu, adeta sır bize?Haddini aşmamak, kalp kırmamaktır edep.Sadece o değil; haddini aşıp, kalp kırmaktan ödünün patlaması demektir. İstisnasız ayrımsız her insan, her canlı varlık, tıp tıp atan her yürek avuçlarımızın arasında tuttuğumuz billûr bir kasedir. Dışı nasıl olursa olsun özü narin ve nazenindir. İçin titrer. Düşürmekten, düşürüp de kırmaktan öyle korkarsın.Dedikodudan, haksızlıktan ve ithamdan uzak durmaktır edep.Sadece o değil. İnsan-hayvan, canlı-cansız veya önemli-önemsiz ya da zengin-fakir ayrımı yapmadan etrafına hoş bir nazarla bakmak; "eyvallah" diyebilmek, "eyvallah" kelimesi üzerine kafa yormaktır
.Bilmediğin konuda susmak, bildiğin konuda ahkâm kesmemektir edep.Bilgi bir perdedir. Sen ne kadar bilirsen bil, nasıl bir alim olursan ol, en cahil görünen insandan bile öğrenecek bir şeyin vardır elbet. Edep bunu unutmamaktır.İnsan ayrımı yapmamaktır edep.Sokaktaki bir berduşun yanında da Karun kadar zengin ya da Süleyman kadar muktedir görünenin yanında da aynı sakin idrakla durabilmek; saydam ve şeffaf olabilmek; girdiğin mekâna ya da konuştuğun adamın nabzına göre laf değiştirmemek, ince hesap bilmemektir edep.Aşırılığa gitmemektir edep.Hileden, desiseden, yalandan ve zorbalıktan hazzetmemek; kimseyi aptal yerine koymamak, aşağılamamaktır. Tek başınayken de başkalarının yanındayken de şefkati elden bırakmamak; dış görüntülerden, parlak kabuklardan, ünvanlardan, payelerden etkilenmemek; her işte her adımda yüreğe bakmak, yüreğin ibresine göre yol almak.....ve habire BEN demekten vazgeçmektir edeb.Edep bir ahenk meselesidir. Akord edilmektir.Akord edilmemiş müzik aletinden çıkan her ses uyumsuzdur. Edep kainatın müziğini yüreğinde duyma ve o müziğe uyma meselesidir. Edep ahenk içinde olmak demektir. Tabiatla, kainatla, yaradılışla, bütünle ve katreyle sürekli uyum....Gün içinde habire koşturmaktayız ya, edep kelimesi aklımızın ucundan dahi geçmez. Yapacak daha acil, daha mühim işlerimiz vardır hep. Birbirimizi ite kaka, koştura koştura, hep ama hep geç kalırız bir yerlere. Derken tüm bu hengame içinde, beklenmedik bir anda ve yerde edeb sahibi biri çıkar karşımıza. Duraklarız. Şaşırırız. Sahici olup olmadığından hemen şüphe ederiz. Belki de yapmacıktır. Belki de rol yapıyordur. Kafamızın içinde binbir tilki dolaşır. Çünkü biz hep şüphe ederiz. Gerçek olup olmadığını anlamak için etrafında döner, gözlerimizi kısar inceleriz. Ama ne vakit ki anlarız karşımızdaki hakikaten edeb sahibi, indiririz yelkenleri. Yumuşar yüreğimiz. Tanırız edebi aslında. Görür görmez tanırız. Edep sahibi bir insanla karşı karşıya gelince biz de kendimize çekidüzen veririz.Bulaşıcıdır edeb. Tebessümle bulaşır. Gülümseyen bir insan karşısında biz de elde olmadan gülümseyiveririz. Gün boyu çatık kaşla dolaşmaya alışkın yüzümüzün kasları gevşeyiverir. Bakmışız ki dudaklarımız bizden evvel davranmış. Gülümsemeye gülümsemeyle karşılık vermişiz de haberimiz yok. Edeb insandan insana geçer. Aynadan aynaya yansır. İnsanın şaşmaz tabiatıdır. Kibirlinin karşısında kibirli, mütevazinin karşısında mütevazi olasımız gelir. Diklenene diklenerek karşılık veririz. Edebliye ise eğiliriz.
Geçenlerde bir yemek masasında bir arkadaşım tanıdık ve buruk bir şaka yaptı: "Yahu ne zaman yurtdışından dönsem, bana da bir nezaket geliyor. Tanımadığım insanlara kapıları açmak, trafikte başkalarına yol vermek filan istiyorum. Bir incelik, bir terbiye geliyor üstüme. En fazla bir gün sürüyor ama. Sonra bakıyorum herkes birbirine kabadavranıyor, bana da bir kabalık geliyor....Dangul dungul yola devam ediyorum."Öyle kelimeler var ki, harf öbekleri olmaktan çıktı, gündelik hayatımızın akışını şekillendirmeye başladı. "Hoyrat" bunlardan biri. Hoyratız birbirimize karşı. Ve sağımız, solumuz, önümüz, arkamız.... hoyrat. Yolda yürürken birbirimize bakışımız, evlerimizin çatıları altında birbirimizden söz edişimiz; konuşmalarımız, dedikodularımız, ithamlarımız, önyargılarımız, zanlarımız, yaftalamalarımız, dışlamalarımız....hep ama hep hoyrat. O kadar çok hırpalıyoruz ki birbirimizi, öylesine hırçın bir iklimdeyiz ki.... Halbuki bu arada uzaktan bir yerden sesleniyor eski mi eski bir öğreti.

Tembihliyor usulca."Edep ya HU edep!"


ELİF ŞAFAK(FİRARPEREST)

6 Aralık 2010 Pazartesi

Hayat...


Kocaman bir boşlukda bir sağa bir sola sallandığımız ..Kendimizi,etrafımızı sorgular durumlara geldiğimiz...Sorunların arasında sıkışıp ,çaresizlik içinde kaldığımız zamanlar vardır ya ..

İşte o anlarda hayata sıkı sıkıya sarılmak mı ?

Yaşadığımız sorunlar içinde kaybolup gitmek mi?

Nefes aldığımız süre içinde hayat devam ediyor ..ve her nefes yeni umutları getiriyor aslında..

Sevgilinizden ,eşinizden ayrıldınız..

İşinizi kaybettiniz...

Arkadaşlarınız tarafından kandırıldınız..

Bunun gibi bir çok şey yaşamış olabilirsiniz..Olayların içinde iken isyan ederiz belki..güvenimizi yitiririz...korku,öfke duyabiliriz ..Hepimiz yaşamışızdır bunları

Şimdi dönüp bakın bakalım ..o yaşadıklarınıza ne görüyorsunuz ..hepsi geçip gitti di mi?

İzleri yok etmek bizim elimizde

Geçmeyen ve izlerini yok edemeyeceğimiz tek şey var SAĞLIK...

Sağlığımızı yitirdiğimizde eski günlerin gelmesi için neler yaparız ..hiç birşey görmez gözümüz ..

Bir kaza geçirdiniz ..vucudunuzun bir yerinde iz kaldı ..Geçirebilir misiniz bu izi ?

En sevdiğiniz insanı kaybettiniz..boşluğunu doldurabilir misiniz ?


İşte yaşadığımız olumsuzluklarda durup bakmak gerekiyor ,kocaman ekrandan hayatımıza ..

Neler için kendimize zarar veriyoruz ..

Hayat bir o kadar uzun bir o kadar kısa...

Hepimiz kendimizden sorumluyuz..doğruysak,yüreğimiz sevgi dolu ise,edebimizle yaşamayı seçtiysek ..iyilik ise,sevgi ise felsefemiz ..bırak aksın hayat ..

Başkalarının yanlışlarını ,sorumluluklarını alıp kendi düşüncelerimizde boş yere beslemek niye ..

Herkes seçimlerinden sorumludur ..

Sağlıkla,sevgiyle yola devam ....

Derra

6 Kasım 2010 Cumartesi

SEVGİ NEDİR...


Çıkar ilişkisimi ..alışveriş mi yoksa etrafa sevdiğinin olduğunu göstermek mi?

Hani sen beni seversen ben de seni seviyorum ...
Bak ne kadar yakışıklı /güzel eşim var demek
Zengin kız yada erkekle evlendi demek gösteriş
Nedir Allah aşkına sevgi...


Bunların tümü sevgi mi ...yoksa kandırılmak mı
Kimi kandırmak ....sadece kendini

Peki neden birini biriyle tanıştırırken direk mesleği,maddi durumu,güzelliği söylenir...çok mu önemlidir ki bunlar

Acaip kültürlü,yakışıklı,zengin ,güzel,çok marifetli kızımız..falan falan eeeee bütün bunların hepsi var ne güzel dimi ..insan böyle birini sevmez mi sevmeyen kerizdir di mi halk arasında ..sende bulmuşsunda bunuyosundur

Kaç kişi birinin ruhunu sever ..yalın..çıkarsız...sağlığını ,sıhhatini,çalışkanlığını,sorumluluk sahibi olmasını ..yapıcılığını ..anlayaşını ..güvenini......

Peki hangisi daha önemlidir hayatta..
Ben adamın ruhunu severim cebini değil...
Saygısını severim ...yakışıklılığını değil..
Kültürlü olmasından çok akıl sağlığı yerinde olanı severim,efendi olanını..
Mesleğinden çok sorumluluk sahibi ve çalışkan olmasını severim
Rununu sevmeden sevdiğini sanırsan ne olur düşünsene...

Zengin adamı seviyorsun hoppppppp iflas ee ne olacak
çok yakışıklı yada çok güzeli sevdin ..kaza geçirdi yüz gitti yada vucut sakat kaldı ne olacak

mesleğini sevdin ..o meslek öldü piyasa durdu...

peki kaybolmayan ne ........ruhu ,ruhunun güzelliği,hiç konuşmadan sevgisini bakışıyla anlatabiliyor mu ...dedikleri ile yaptıkları tutuyor mu olay bitmiştir arkadaş adam gibi adamdır işte
En önemlisi ruhun güzel OL sun ,sağlık ,Ol sun ...diğerleri bir şekilde olur gider ..

Hem sadece beden değil AKIL BEDEN RUH SAĞLIĞI bir bütün olmalı güzellik budur ,sevgi budur ...bana göre tabi..
Sevgilerimle
derra

2 Kasım 2010 Salı

ÇÖP KAMYONU ..


Kadın taksiye binmiş ve havaalanına gitmek istediğini söylemişti.
Sağ şeritte yol alırken siyah bir araba park ettiği yerden aniden yola, önlerine çıktı.
Şoförü çarpmamak için sert şekilde frene bastı. Taksi kaydı, ama diğer arabaya çarpmaktan kıl payı farkla kurtuldu.

Siyah arabanın sürücüsü camdan başını çıkarıp bağırmaya ve küfretmeye başladı.
Taksi şoförü ise gayet sakin ona gülümsedi ve içten bir şekilde el salladı.
Kadın bütün bu olanları şokunu yaşarken, taksi şoförünün tavrına daha da şaşırmıştı.
Sordu: "Neden böyle davrandınız? Adam neredeyse arabanızı mahvedip ikimizi de hastanelik edecekti."

Taksi şoförü gülümsemeye devam ederek: "Çöp Kamyonu Kanunu" dedi.
Kadın: "Çöp Kamyonu Kanunu?" diye sordu, anlamamıştı.
Şoför açıkladı: "Pek çok insan, çöp kamyonu gibidir. Her tarafta içleri çöp dolu olarak dolaşıyorlar; kızgınlığı, öfkeyi ve hayal kırıklığını biriktiriyorlar. Ancak doldukça çöpleri bırakacak bir yere ihtiyaç duyuyorlar. Bu bazen ben, bazen de siz olabilirsiniz. Kişisel almayın. Sadece gülümseyin, onlar için iyi şeyler temenni edin ve yolunuza devam edin.

Onların çöpünü alıp işyerinize, evinize veya sokaktaki diğer insanlara dağıtmayın."
Başarılı insanlar, çöp kamyonlarının günlerini mahvetmesine ve ellerine geçirmesine izin vermezler. Hayat sabahları pişmanlıklarla uyanmak için çok kısa, dolayısıyla size iyi davranan insanları sevin, iyi davranmayanlar için iyi temennilerde bulunun.

Önemli olan sizsiniz..bilinç seviyeleri farklıdır ..bırakın karşınızdaki ne derse desin ..siz akıl,beden,ruh temizliğinizi yapın yola devam edin ..çöpleri almayın sizde varsa da temizleyin ..kimseye atmadan ..
sevgilerimle

4 Ekim 2010 Pazartesi

Düştüm Ben Yine :)



''Of..ne zormuş bu yürümek ..düş kalk düş kalk..,ben en iyisi vazgeçeyim..'' diyen bir bebek hiç duydunuz mu ?
Hayır di mi..çünkü korku ,endişe yaşamıyor ki ..kafasında bin tane soru üretmiyor ..nasılsa yürüyebilecek ..ve o kadar emin ki kendinden ..

Peki biz ne yapıyoruz ?

İsteklerimiz olmadığında ..ya da yolunda gitmeyen bir olayla karşılaştığımızda ..binlerce düşünce oluşturmakta ,bizden daha başarılı hiç bir tür yoktur..hele olumsuzluk üretmeye bayılırız ..

Yok ya zaten ben ne zaman mutlu olsam ,kesin bir şey çıkar ..uzun sürmez bu mutluluğum...
Bende de şans mı var zaten ..bir kerede olsa kafamı kırarım..
Neye elimi atsam kurur zaten ...
Bana da düzgün insan gelmez ki ..
Ne güzel bilinç kayıtları oluşturuyoruz biz öyle tütütü maşallah yani bize...

Hayat bu düşersinde kalkarsında önemli olan bakış açını değiştirmen ..

Diyelim ki düştük ..şimdi iki bakış açısıyla bakalım ..
Birincisi;
Olmuyor işte ben şimdi nasıl yürüyeceğim ,bak işte kanıyor da ,canım da acıyor ,bu yara geçmez se ,ya artık eskisi gibi yürüyemezsem ....gibi gibi

İkincisi;
Hay Allah düştüm ben yine ,üzerimi silkeleyip kalkayım ,e biraz canım acıdı ama olsun ..bundan sonra daha dikkatli olurum..
deyip yola devam etmek ..

Ve tabi ki endişe,kızgınlık,korkuları bırakmak bir tarafa ,hayata güvenmek lazım ..önce de kendine güvenmek ..sen elinden geleni yap ..yargısızca sonra bırak hayata kendini..

Evet ben düştüm yine bu aralar :) Ama olsun yürüyebileceğimi biliyorum ..hele onca güzel yürek bu kadar el uzatmışken bana ..ben nasıl vazgeçerim...
sevgilerimle
Derya

3 Ekim 2010 Pazar

BENCİLLİK

Bencil bir insanı bencil yapan nedir, bu insanlara karşı ne yapılabilir? Hepimiz bencilliğe olumsuz ...bir özellik olarak bakarız. Çevrenizde kimi zaman ne arkadaşlarını, ne ailesini, nede çocuklarını düşünmeden kendi çıkarlarına göre hareket ettiğine inandığınız insanlar vardır. Acaba bir an olsun durup bu insanların neden böyle davrandığını düşündünüz mü?Bencillik insanın doğasında var olan bir duygudur. Yeni doğan bir bebek kendi yaşamını sürdürebilmesi için başkalarına ihtiyaç duyar. Tüm ihtiyaçları karşılandığı zaman ancak size gülümeyerek bir karşılık verir. Bu kural tüm canlılar için geçerlidir. Küçük büyük farketmez tüm insanlar ihtiyaçları giderildikten sonra ancak karşısındaki kişiye bir şeyler verebilir. Bu karşılık kimi zaman bir gülümseme, kimi zaman teşekkür kimi zaman ise sevgidir. Fakat aç bir insanın karşısındakini doyurması beklenemez. Önce kendisini doyurmaya ihtiyacı vardır.
Bir çoğumuz bencillik kelimesini, üzerinde hiç düşünmeden ağız alışkanlığı ile sarfederiz. Sadece karşımızdaki insanın bizden bir şeyler almaya çalıştığını ama geri vermediğini ima ederiz. Bu kelimede, olumsuz bir yükleme vardır, kötü bir davranışı anlatır. Dolayısıyla tek taraflı bir bakış açısını simgeler. Oysa bu kelime bencil insanın kendi açlığını, korkularını, mutsuzluğunu yada nedenlerini yeterince ifade etmez. Madur durumda olanın gerçekte kim olduğunu anlatmaz.

Bir an için düşünün, bencil olduğuna inandığınız bir arkadaşınızı, sevdiğinizi, yakınınızı gözünüzün önüne getirin. Küçücük bir çocukken neler yaşadığını anlamaya çalışın. Belkide en zayıf olduğu, en çok sevgiye ihtiyaç duyduğu, en yardıma muhtaç olduğu bir anda kimseyi etrafında bulamadı. Belki öyle çok acı çektiki kendi kendine yemin etti bir daha asla başkalarına muhtaç kalmamaya. Belki çevresindeki insanlar ona zayıf olmayı yasakladılar, güçlü olması için sürekli zorladılar; kendi başının çaresine bakması gerektiğini öğrettiler. Belki kimse ihtiyacı olan şefkati, sevgiyi, anlayışı, mutluluğu vermedi, veremedi ve büyük bir öfke ile dünyaya küstü. Kimsenin sevgisini haketmediğine karar verdi. Belkide sadece içindeki bu acı çeken küçük çocuğun etrafına bir duvar ördü kimse görmesin ve daha fazla kendisini incitemesin diye…
Hiç düşündünüz mü, bencillikle suçladığınız insanların aslında ne kadar yaralı olabileceğini? Sizin ilginize, şefkatinize, sevginize ve anlayışınıza herkesten daha çok ihtiyaç duyabileceklerini…
Hiç düşündünüz mü bu bitmek tükenmek bilmeyen alma ihtiyacının altında aslında hiç tatmin olmamış bir insan yatabileceğini ve açlığını tam olarak doyurabilecek şefkat ve anlayış dolu bir insanı beklediklerini? Hani karşılıksız, her şeye rağmen, ne olursa olsun genede kendilerini sevecek, anlayacak, inanacak, destekleyecek, hoşgörecek ve şefkatle yaklaşacak bir insanı…Hiç düşündünüz mü, belkide bütün o sert, katı, olumsuz ve kötü tavırlarının altında sadece daha fazla incinmekten korkan bir çocuk yatıyordur? Belkide sizin olumsuz tavırlarınıza karşı kendini korumaya çalışıyordur çünkü sizin onaylamayan, cezalandıran, dışlayan yaklaşımlarınız onu daha çok yaralamaktan başka hiç bir işe yaramıyordur.Hiç düşündünüz mü sevmeyi bilmeyen bir insana sevgiyi nasıl öğretirsiniz? Vermeyi bilmeyen bir insana vermeyi nasıl öğretirsiniz? Mutluluğu tadmamış bir insana size mutluluk vermesini nasıl öğretirsiniz?Bütün bilge sözler, bütün dinler, bütün filozoflar ve bütün olgun insanlar tek yönteme işaret eder: Göstererek Öğretmek.
Sevmeyi bilmeyen insanı daha çok sevin… ki sevmenin ne demek olduğunu öğrensin… Vermeyi bilmeyen insana daha çok verin.. ki vermenin ne demek olduğunu öğrensin… Sizi mutsuz eden bir insanı mutlu edin… ki mutlu etmenin ne demek olduğunu öğrensin…
Dünya üzerinde iki tip insan var bence; Bir kendisini aşmış ve başkalarına bir şeyler verebilecek insanlar, bir de bu insanlardan öğrenen ve büyüyen insanlar. Burda kendinize sormanız gereken soru siz bu iki tip insandan hangisisiniz? Kendinizi aştınız ve başka insanların büyümesine yardım edebilecek kadar olgunlaştınız mı? Yoksa aslında o bencil diye nitelediğiniz henüz geçmişten kalan acılarını iyileştirememiş insanlardan biriside siz misiniz?
Eğer ikinci gruba giriyorsanız, o zaman umarım kendinize yardım etmek için ya olgun bir insan ile bir arada olabilir ve bu meziyetleri öğrenebilirsiniz, ya bir psikoloğa giderek ve acılarınızı dindirerek iç huzurunuza kavuşur ve hayatta verecek çok şeyiniz olduğu gerçeğini anlayabilirsiniz, yada kendi davranışlarınızın ve çevrenize olan etkilerinin farkına vararak kendinizi olgunlaştırmak için çaba sarfedersiniz.Mutluluk sizin olsun
Saygılar
Çiğdem Alper
Psikoterapist

27 Eylül 2010 Pazartesi

BOŞAN - MA..

Çocuklarınızı etkileyen şey anne babanın ayrılması değildir;
-anne babanın bu olaydan suçluluk duymasıdır.(evlilik birbirini seven iki insanın aşkını aynı evde devam ettirmek istemesinin hukuksal düzenlemesidir. Birlikteliğin aşkı sebebiyle çocukların dünyaya geldiği öngörülür. Esas olan kişiler arasındaki sevgi bağıyla aynı evde yaşamaya karar verilmesidir. Sevgi bağı artık koptuysa aynı evde kalmak da gereksizdir. Çıkış noktasına bakıldığında bunda suçluluk duyulacak hiçbir şey yoktur. Yapılan araştırmalar boşanmış ailelerden boşanmış olduğu için suçluluk duyan ebeveyn çocuklarının zarar gördüğünü belirtmektedir).
-anne babanın mutsuz oldukları halde mutluymuş gibi yaparak aynı evin içinde yaşamaya devam etmesidir.(Çocuklar hissel olarak anne babasının mutsuz olduğunu bilir, mutluymuş gibi yaptıklarını anlar, buradan da tek öğrendikleri, ‘gerçek hislerini en sevdiklerine ve en yakınlarına bile gösterme’ olur).
-anne babanın her gün kavga edip çocuğun buna şahit olması ya da kavgadan sonraki ruh halinde olan ebeveynleriyle vakit geçirmek zorunda kalmasıdır.(boşanma sürecini düşünmeye başlayan ve boşanmayan hemen hemen her evlilikte bir süre sonra gerginlik baş göstermeye başlar. Anne babasının çocuğun gözü önünde kavga etmesinin, birbirini sürekli iğneler olmasının hasarı çok büyüktür. En sevdiği ve güvendiği iki insanın birbirine bu davranışı çocuğun sevgiye, ilişkiye ve evliliğe dair tanımlarını zorlar. Huzurlu bir evde ebeveynlerden biriyle yaşayan ve diğerini istediği zaman gören ve vakit geçiren bir çocukla diğeri ruhsal tatmin ve mutluluk açısından karşılaştırılamaz bile).-anne ya da babasının diğer ebeveyni sürekli çocuğa kötüler olmasıdır.( Çocuk için anne ve baba, anne ve babadır. O elindeki tek değiştiremeyeceği varlıkların onlar olduğunu bilir, değiştirme hakkı olmadan sahiplenir. Çocuğun bu sebeple ailesiyle kendi iletişimini kendi kurmasına izin verilmeyip, bir diğer güvendiği ebeveyn tarafından sürekli doldurulması çocuğu psikolojik olarak sağlıksız bir alana sürükler. Kendi sorunlarına küçük bir çocuğu anlık alet eden, sorumluluk sahibi kişiye ise ne denilse boştur.)
-yapılması gerekenin ne olduğunu bildiği halde yapacak gücü bulamadığı için ‘senin için ayrılmıyorum’ diyen ebeveynlerin onların üstüne yüklediği yüktür.(bir çocuğun kaldırabileceğinden çok fazla bir ağırlıktır bu. Bütün evliliğin sorunlarını canlı canlı evin içinde yaşarken hepsine kendisi için katlanıldığını düşünmek çocuğu tarifsiz bir çaresizliğe iter.)
-birbirini artık sevmeyen ya da hiç sevmemiş olan insanların aynı evde yaşamak zorunda olmasının sonucu olarak hissizlik içinde büyümek zorunda kalmalarıdır.( evlilik modelini öyle oluşturur. Aşkın ve evliliğin, çocuk büyütmenin bu olduğunu sanır. İleride yaşayacağı ilişkileri ona göre belirler ve seçer, bir şekilde kendi çocuğuna da bu mirası bırakır.)
-anne ya da babanın diğer ebeveyni zor durumda bırakmak için zaman zaman kullanılıyor olmasıdır.(çocuğu göstermemek, çocuğun maddi sorumluluğunu paylaşmamak, çocuğu görmemek; sonuçta diğer eşin istemediği her şeyi çocuk üzerinden de yapmaya devam etmek… Sonuçları minik bir insanın hayatının ömürlük çarpık yapılandırılması olarak karşımıza çıkar).
‘Çocuklarım için boşanmıyorum-boşanmamın ağırlığını çekmesin diye dayanıyorum-çocuğuna ayrılmış anne babanın çocuğu olarak bakılmasın diye evliliğe devam ediyorum-düzeninin değişmesini istemiyorum-…’’daha saymama sanırım gerek yok boşanmayı ertelemek, ya da yok saymak için çocuk üzerinden yaratılan bahaneleri…
Lütfen…
Bugün ve çok uzun süredir,çoğunlukla boşanmış ailelerin değil boşanmamış ailelerin şimdi artık ergen olmuş çocuklarıyla çalıştıktan sonra, sizden rica ediyorum…Eğer varsa aranızda benzer sorundan kıvrananınız; lütfen bir kere daha düşünün, ne kadar dürüstsünüz bu konuda ve boşanmaktan ne kadar korktuğunuz için acaba adını anıyorsunuz çocuklarınızın?
Boşanmanın kolay bir süreç olduğunu söylemiyorum, ama boşanmamanın da kolay olmadığını düşünüyorum. Her ne ise kararınız hiç yoktan çocukları saydığınız bahanelerde bu işe karıştırmayın diyorum belki. Hani… Hiç yoktan… Boşanmaktan korkuyorum, o yüzden boşanmıyorum deyin mesela. Ama boşanan aile çocukları hasarlı oluyor diye kendinizi kandırmaktan hani isterseniz vazgeçin. Hasarlı anne babaların çocukları ebeveynleri ister boşansın, ister boşanmasın sanırım bir şekilde hasar alıyorlar zaten. Konu boşanmak değil o yüzden.
Çocuğun tek ihtiyacı olan sevgi; anne ve babasının sevgisi ve anne babasını sevgi dolu ilişkiler içinde görebilmesi. Bunun içinde anne ve babasının yan yana olması, artık sevgi yoksa gerekmiyordur belki.
Sevdim… Sardım… Çok konuştum belki de… Kaçtım


BANU KALAYCI (banukalayci.com)

23 Eylül 2010 Perşembe

Kendimle Bir gün ..


Denize karşı oturmuş düşünürken ..ılık ılık esen ruzgar yüreğime dokunuyordu ..güneş batmak üzereydi .ve ben saatlerce öylece kalakalmıştım..Deniz..rüzgar...güneş...
Sonra dostlarla buluştum.. Öyle güzel sohbetlerdi ki eskiler,yeniler ..tüm yaşanmışlıklar kahkahalı ve hüzünlü sohbetler sabaha karıştı .
sabaha karşı güneşin doğuşu ile..fark ettim ki güneş doğmaya devam ettikce ..umutlarımız hep yeniden doğuyor..ve ne kadar şanslıyım dedim kendime...onca güzel yürek var sevdiğim ve sevildiğim..Hamd OL sun..
Kendini üzme hiç bir şey için ..seni anlamak istemeyenlere kendini anlatmak için çabalama..bırak anlayanlarla devam et yoluna ...herkes kendi seçimini yaşıyor..sen kimseye yardım edemezsin ..kişi kendisi istemedikce..
Sen kendini sev..yüreğine bak ..rahatsan ,huzurluysan nefes almanın tadını çıkar..
Ve sımsıkı sarıl önce kendine sonra sevdiğin tüm güzelliklere....

Çeşme/19.09.2010
derya...

21 Eylül 2010 Salı

aşk

Mevlanaya sormuşlar
"sevgili" nasıl olmalı diye...
Sevilecek biri olmadığı zamanlarda bile seni sevmeli
Sarılacak biri olmadığı zamanlarda bile sana sarılmalı
DAYANILMAZ OLDUĞUN ZAMANLARDA BİLE SANA DAYANMALI!!
Sevgili dediğin fanatik olmalı Bütün dünya seni üzdüğünde sana moral vermeli
Güzel haberler aldığında seninle oynamalı
Ve ağladığında seninle ağlamalı...
Ama hepsinden daha çok; Sevgili matematiksel olmalı; Sevgili çarpmalı, Sevgili bölmeli, Geçmişi çıkarmalı, Yarınını toplamalı, Kalbinin derinliklerinde ihtiyacı hesaplamalı Ve her zaman Bütün parçalardan daha büyük olmalı...
İşi bitince seni bir tarafa atmamalı

MEVLANA


Üç Harf yan yana kaç şekilde gelir, bilir misin?
Aşk dersin, sen dersin, ben dersin.
Sen ben biter; biz dersin
Gün gelir, git dersin.
Peki, dur kelimesinden haberdar değil misin?
Dur demeyi bilmez misin?Git demek kolay
Dur diyebilecek kadar yürekli misin?

CAN YÜCEL

14 Eylül 2010 Salı

Eğer Hasta Olmak İstemiyorsan...




Eğer hasta olmak istemiyorsan ‘Duygularını anlat’ Saklanan ve baskılanan heyecanlar ve duygular ; gastrit, ülser, bel fıtığı, bel ağrıları gibi hastalıklara yol açar.Zamanla duyguların bastırılması kansere dönüşür.

Öyleyse sırlarımızı, hatalarımızı birileriyle paylaşmalıyız.Diyalog, konuşma, kelime çok güçlü birer ilaç ve mükemmel birer terapidir.

Eğer hasta olmak istemiyorsan‘Karar vermelisin! Kararsız kişi güvensiz endişe ve ıstırap içinde olur.Kararsızlık sorunları, endişeleri ve çatışmaları çoğaltır.İnsanlık tarihi kararlardan oluşur.Karar vermek diğerlerinin kazanması için vazgeçmeyi ve avantajları kaybetmeyi kesinlikle bilmektir.Kararsız kişiler mide rahatsızlığı, sinir hastalıkları ve cilt sorunları kurbanıdır.

Eğer hasta olmak istemiyorsan‘Olduğundan farklı yaşama’ Gerçeği saklayan, rol yapan her zaman mutlu olduğu görüntüsü veren, mükemmel görünmek isteyen kişi tonlarca ağırlığı biriktirmektedir.Ayağı kilden bronz bir heykel gibidir.Aldatıcı görünerek yaşamak kadar sağlık için kötü bir şey yoktur.Kaderleri, ilaç, hastane ve acıdır.

Eğer hasta olmak istemiyorsan‘Kabullen’Reddecilik ve kendine saygı eksikliği, kendimizi kendimize yabancılaştırır.Kendimizle barışık olmak sağlıklı yaşamın anahtarıdır.Bunu kabul etmeyenler kıskanç, taklitçi, aşırı rekabetçi ve yıkıcı olurlar.Eleştirileri kabullen .Bu bilgelik, akıllılık ve terapidir.

Eğer hasta olmak istemiyorsan ‘Çözümler bul’ Olumsuz kişiler çözüm bulamazlar ve sorunları büyütürler.Üzülmeyi, dedikoduyu ve kötümserliği tercih ederlerKaranlığı kovman için kibrit yakmalı .Arı ufacıktır ama var olan en tatlı şeylerden birisini üretirBiz ne düşünüyorsak oyuz.Olumsuz düşünce hastalığa dönüşen negatif enerji üretir.

Eğer hasta olmak istemiyorsan ‘Güven’Güvenmeyen kişi iletişim kuramaz.Açık değildir derin ve sağlam ilişkiler geliştiremez.Gerçek arkadaşlıkların nasıl kurulabileceğini bilemez.Güven olmadan bir ilişkide olamaz.Güvensizlik sendeki inancın azlığıdır.

Eğer hasta olmak istemiyorsan‘Hayatı üzgün yaşama’
Mutlu kişi yaşadığı çevresini geliştirir.
İyi mizah bizi doktorun elinden korur
Mutluluk sağlık ve terapidir.


ALINTI

3 Eylül 2010 Cuma

Hayatı Iskalama Lüksün Yok Senin....


Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.
Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın.
"Peki, o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta.
Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu.
Bir insan eksik yaşıyorsa ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin.
Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.
Her zamanki gibi yaşayacaksın sen.
"Acılara tutunarak" yaşamayı Öğreneli çok oldu.
Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil.
Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.
Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.
Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu?
Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.
Yine içeceksin rakını balığın yanında.
Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası
Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.
Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte.
Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu.
Elbet bitecek güneşe hasret günler.
Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...

N.HİKMET

Acele Karar Vermeyin!!!


Çin düşünürü Lao Tzu'nun öyküsü...
Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu
kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için
ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..

- Bu at, bir at değil benim için bir dost, insan dostunu satar mı? Dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış:

- Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.
Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın' demişler...

İhtiyar:
- Karar vermek için acele etmeyin demiş.
- Sadece at kayıp deyin.
- Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz.
Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse
bilemez.
Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.
Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören
köylüler toplanıp ihtiyar dan özür dilemişler.
- Babalık demişler
- Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik
değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.

- Karar vermek için gene acele ediyorsunuz demiş ihtiyar. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.
Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?
Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler, ama içlerinden
- Bu herif sahiden geri zekalı diye geçirmişler... Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.
Köylüler gene gelmişler ihtiyara.

- Bir kez daha haklı çıktın demişler.
- Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın demişler.

İhtiyar
- Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz' diye cevap vermiş.

- O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru? Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin sonunda ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.
Köylüler, gene ihtiyara gelmişler...

- Gene haklı olduğun ortaya çıktı demişler.

- Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.

- Siz erken karar vermeye devam edin demiş, ihtiyar.

- Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihat la tamamlamış:
” Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir.
Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.

Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”
AŞK...
Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,
Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.
Bir ısıtır,bir üşütür,bir ağlatır,bir güldürür;
Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin
Ö.ASAF..

25 Ağustos 2010 Çarşamba

KAÇIŞLAR..

‘'Bir insan yedisinde neyse yetmişinde de odur '' ‘’Ben böyleyim değişmem ‘’ Uydurma nasıl değişmezsin her şey değişirken sen sabitleniyor musun .. Sürekli değişim halindeyiz saçımız,yüzümüz,kilomuz ,düşüncelerimiz, hayatımızdaki insanlar…gittiğimiz yerler ..kıyafetlerimiz ooo bir çok şey sen nasıl aynı kalıyorsun bu kadar değişimde ? Kalıyorsan da nasıl olduğunu bize de bir söyleyin sevabına Nasıl güzel kaçışlardır bunlar … Birde şöyle kaçışlarımız var; şimdi sen böyle ta içlerinde bir yerlerinde ağır darp almışsın ,sonra onu ite ite en diplere doğru bastırıp üzerini iyice örtmüşsün oh unuttum bu hissi ne güzel lay lom diye yola çıkmışsın …ama gün gelip birileri o unuttuğun darp izini ortaya çıkaracak bir şey yapmıştır ya da sen direk fark etmeden otomatiğe başlamış gibi o darba gitmişsindir .. sonra Allah öfke,kırılmışlık,nefret böyle pat diye gelmiştir …karşındakine saydırmaya başlamışsındır … bir dur bir bak ..ne bu hiddet bu celal … işte o an kaçış başlamıştır ..korkularımızdan ..kendimizden ..bastırılmış hissimizden yüzleşmekten … Kendinden eminsen niye kaçıyosun zaten neden kızıyorsun .. Çok zayıf birine – ayy ne kadar şişmansın desen ne olur …kocaman bir kahkaha Çok güzel birine – ne kadar çirkinsin desen ……….yine kocaman bir kahkaha İşini çok iyi yapan birine – ne kadar beceriksiz desen … ve evet yine kocaman kahkaha Çok mütevazi birine - şımarığın teki dense …… Maddiyat önemli olmayan birine maddiyatçılıkla suçlasan .. Ne kadar çok kahkaha oldu di miVe bu kahkahalar o kadar çoğaltılır ki Tam tersini düşünün bastırılmış ..gizlenmiş duygular ..hisler ..korkular ve karşıdan ateş saçan bir öfke sonra bamm… Yani diyorum ki ; Sen kendinden eminsen ..bastırdığın hissin yoksa ..barışıksan tüm hislerinle ... güler geçersin yaşadıklarına .. önemli olan içindeki yaraları tamamen iyileştirmek ..korkularını yenmek ...diplere gömmeden iyileştirip göndermek Veee kocamannnn kahkahalar atmak  Sevgilerimle teko

GÜL BAHÇESİ...



Bu günkü yazımı can arkadaşım , can yoldaşıma ithaf ediyorum. O kendisini bilir….
O bu gün bana dedi ki “ Sen bir gül bahçesi oluşturmaya niyet ettin. O bahçeyi oluştururken güllere de , hoş kokulara da aynı zamanda dikenlere ve kuş pisliğine de denk geleceksin. Kuş pisliğine denk geldiğinde ona takılıp kalırsan esas hedefini unutursun. Yolda karşılaştığın şeyler sana asla niyet ettiğin, oluşturmak istediğin şeyi unutturmamalı,sana geri adım attırmamalı.”Ben ne kadar da şanslıyım … İnsanın böyle bir tane bile dostu olması en büyük zenginliği…
Evet, niyet ettiğiniz yolda karşınıza neler çıkıyor? Her zaman güllere ve hoş kokulara rastlanmıyor değil mi? Peki dikenler denk geldiği zaman ne yapıyorsunuz ? Eğer benim gibi şanslıysanız size rehberlik edecek , sizi o anda aşağıya çeken , enerjinizi çalan olaylar karşısında hemen esas hedefinizi hatırlatarak sizi yukarı çekecek birini arıyorsunuz… Ama eğer böyle biri yoksa ya da o an için böyle birine ulaşamadıysanız sakın enerjinizin aşağıya çekilmesine izin vermeyin. Dikenin ve kötü kokuların sadece yolunuza çıktığını ama sizin bu yolculukta onlara takılmadan ,yol üstünde karşılaştığınız ama yürüyerek orada bırakacağınız olaylar olduğunu düşünün. Sizin hedefiniz ise ileride. Yürüyerek her şeyi geride bırakarak adım adım ona ulaşıyorsunuz. Hiçbir şey sizin yol üstünde durmanıza ve gerilemenize izin veremez.
Böyle düşündüğünüz anda bir anda kara bulutlar dağılıyor ve güneş ışığını görmeye başlıyorsunuz. Vücudunuzu ve ruhunuzu bir hafiflik hissi kaplıyor. Önünüzdeki yol aydınlanıyor ve varmak istediğiniz noktayı daha net görüyorsunuz. Ayrıca azminiz de artıyor.
Yazımı hayatımdaki dostlarımın varlığına şükranlarımı sunarak bitirmek istiyorum.
Tüm sevgimle,
Violet ALALOF
Hepimiz hedeflerimizdeki zorlukları aşabiliriz yeter ki isteyelim ..pes etmek yok ...Teşekkürler Violetim

30 Haziran 2010 Çarşamba


Seneler geçsin, sen beni bil, ben seni bileyim istiyorum. Benim olduğu kadar dostlarının, dostlarının olduğu kadar benim ol istiyorum. Nice sıkıntı ve zorluk yaşayıp anlatalım. Yaşayalım ki, öğrenelim hayatı ve destek çıkmayı. Birbirimizin omuzlarında ağlamalıyız. Paylaşmalı ve beraber sıkılmalıyız. Öyle ki, yalnız sıkılmak sıkmalı bizi. Güzel günlerimizi, evimizde bir şişe şarap ve pijamalarımızla kutlamalıyız. Ya da bazen dostlarla ucuz biralar içerek... Böylece yaşamalıyız işte. Sonra çocuğumuz olmalı, Düşünsene senin ve benim olan bir canlı. Geceleri ağladıkça sırayla susturmalıyız. Sen arada mızıkçılık yapmalısın ve ben söylenerek almalıyım sıranı. Yorgun olduğum için yemek yapmamalıyım, söylenerek yumurta kırmalısın. Hava soğukken birbirimize sıkıca sarılıp yatmalıyız. Zaman su gibi akıp giderken, herşey yaşanmış bir hayatımız olmalı. Herşeye rağmen hiç bıkmamalıyız birbirimizden Mutluda olsa, kötüde olsa, yaşadığımız günler bizim günlerimiz olmalı. Saçlara düşünce aklar, yada gidince aklar, çocukları güvence altına alıp gitmeli bu şehirden. Kavgasız, her sabah cinayetle uyanılmayan, sessiz bir yere gitmeliyiz. Geceleri balkonda denizi seyredip, sandalyelerimizde sallanmalıyız. Eve gelip benden kahve istemelisin. Çocuklar gelmeli ziyaretimize, geçmişteki hareketli günlerimizi anımsamalıyız. Ben, 'Bey' demeliyim sana, sende 'Hanım'. Öyle sevmelisin ki beni bu yazdıklarım korkutmamalı seni. Tebessümler açtırmalı yüzünde. Birgün bu hayatı bırakıp giderken, sadece mutluluk olmalı yüzümüzde. Birbirimizi sevmenin gururu olmalı herşeyde...
CAN YÜCEL

10 Haziran 2010 Perşembe

İLİŞKİ..


Küt küt atıyor kalbim....Bitmedi gitti şu harbim....Liseli kızlar gibi pırpır...Uykusuz gecelere talimmmmmmm

Haydiii bakalım ne ayıp ne günah bilen aşk geldi...
Hoş mu geldi boş mu gitti bilemiyoruz artık ...

Her ilişki aynı değil tabi ki ,benim sözüm ilişki yaşadığını ,ve bunun aşk olduğunu sananlara ..kendilerini kandıranlara..

İlk zamanlar ayaklarınız yerden kesilir,her şey vız gelir ,dünya yansa umurunuzda olmaz...ooo hayatınızın kadınını -erkeğini bulmuşsunuzdur..
Sonra ters gitmeye başlayan bir şeyler olur ...siz bunu göre göre direnirsiniz .

Yalanlar dolanlar dönüyor ,kalpler genişlemiş üç kişilik olmuş,sesler yükselmeye başlamış ,saygı almış başını gitmiş ..ve siz hala direnirsiniz...
Karşınızdakini haklı çıkarmak için,bin tane mazeretiniz vardır..(aslında sadece kendinizden kaçışdır bu mazeretler)
Çevrenize sırf onun yaptıklarını haklı göstermek için ..ama ben de şöyle yapmıştım ama ben de böyle yapmıştım .. ama beni seviyor ..ama ama ama ...yok öyle ama ama falan ,şimdi kendinize bir sorun bakalım bu amaları neden yapıyorsunuz ...



Gerçekten sevgi mi ...? Sevgi anlayışınız nedir?


Yalnızlık duygusu mu...?


Alışkanlık mı ....?


İlgi ihtiyacı mı ...?


Yaş ve çevre faktörü mü?


Aile kurma ve çoçuk sahibi olma isteği mi..?


Aileden ,işden kaçış mı ..?


Cinsellik mi..?


Ekonomik nedenler mi..?


Hırs mı ..?


Korku mu..?


Bulabildiniz mi :)


Sen kendi içinde mutluysan ,aşmışsan korkularını ,kendi kendine yetebiliyorsan ..başkasından bunu beklemezsin ..sadece iki bütün insanın sevgiyle paylaşımını yaşarsın
O zaman AŞK hoş da gelir hoş da gider.Seviyeli saygılı olur gelişi de gidişi de..

Eksiksen ,başkasında ararsın mutluluğunu ,kaçışsa senin için Aşk ve birliktelik işte o zaman yanarsın ..hayatından gidince Aşkın ..öyle kolu kanadı kırılmış gibi kalırsın ...başka arayışlara girersin çünkü tek başına yetebilecek cesaretin ,inancın yoktur ,hep başkalarına yüklemişsindir mutluluğu ..Sürekli sevgi sanırsın yaşadıklarını ...



Sen kendini sevmezsen ,yarımsan nasıl başkasını sevebilirsin ki...!!!!!




SEVGİMLE
DERRA

4 Haziran 2010 Cuma

Kelimelerinizi Yutmayın ..




Bu ara of pof puf hallerindeyim ... Neden mi ?
Böyle bir el titreme durumları ,hırt dönemlerimin artması ..boğazımda tıkanmış bir şey hisleri ile doktora gittim ... yapılan tetkikler ile tiri tiri yandın bedava mı sandın halleri ile tiroid sorunu ve nur topu gibi bir nodülüm olduğunu öğrendim ..
Aferim dedim kendime ..Aferim
Sen yıllarca karşındaki kırılmasın diye, hayır demek istediğinde bile deme .. Aman o büyüğümdür,aman o patronumdur,aman arkadaşım yanlış anlar ,aman kavga çıkmasın aman da amanlardan sonra sus,yut ,içine at ..ve sonuç boğazda blokaj .
Boğaz kendini ifade merkezi,ifade edemezsen ..böyle hediye olarak bir nodülün olur işte...

E ne olacak şimdi ,doktorumun söylediğine göre alınması gerekiyormuş..İyi siz alın ,alın almasına da ..önemli olan artık bunu tekrarlatmamam

Konuşun arkadaşlar ..içinizde ne var ne yoksa ..kime ne söylemek istiyorsanız söyleyin ,ama amaları sakın dert etmeyin ..Söyleyemez miyiz diyorsunuz ..peki o zaman elinize bir kalem ,defter alın kime ne söylemek istiyorsanız yazın ..her şeyi olduğu gibi sonra yırtın atın,ya da korktuğunuz ya da korkuyor numarası ile avazınız çıktığı kadar bağıracağınız bir oyuncağa binin ,kamikaze mesela bağırın ,istediğiniz kadar :) inince inanılmaz bir rahatlık hisedeceksiniz ... bayıra ,çayıra gidin bağırın ,konuşun ..yeter ki tutmayın içinizde söylemek istediklerinizi..
Yoksa bunlar , emin olun bir rahatsızlık olarak dönecektir ..şekil ben de görüldüğü gibi :)

'' Kendimi özgürce ,yaratıcılığımla ifade ediyorum ''

Sağlıkla ,özgürce kalın
sevgiler
Teko

18 Mayıs 2010 Salı

Arınıyorum O zaman ..

Ya ne oluyor ,tek tek gelin
Bu ara evren bas bas bağırıyor bana ,arınnnnnn arınnnnnnn
E ben arınmıştım ya .. diyorum
Yok diyor daha derinlere in daha derinlere ...
İneyim bari ..yoksa her bir yerimden kuşatıldım ..
Yazılan yazılar ,mesajlar,şarkılar oooo bir sürü yerden sesleniyor .
Tamam tamam iniyorum ..

Azıcık öfke ,az biraz kırılmışlık,üstüne bir de bir tutam acı kalmış ..
Hımm ,şimdi ben bütün bunları kabul ediyorum ..görüyorum ...
Sen de sabotajcı ...konuşup durma artık ordan dır dır.. ee tamam seni de duyuyorum ,farkındayım senin de :)

Öfke duyduğum,kırıldığım,ve canımı acıtan canımın canları ..
''Bir şekilde hayatıma eşlik ettiğiniz ,güldürdüğünüz,ağlattığınız,deneyim kazandırdığınız,gösterdikleriniz için teşekkür ederim .. Ben almam gerekenleri aldım .. ve yoluma devam etmeyi seçtim .. karmanızın içinde kalmayı seçmiyorum ..bütün anlaşmalarımızı kendi adıma iptal ediyorum ..Sevgiler ''

Az müsadenizle ben tamamen arınayım .. ..yağmur yağıyor .. her yağmur da , arındığımızı düşünürüm ..Tıpkı gözyaşları gibi ..

Derya


17 Mayıs 2010 Pazartesi

Mikemmel Bir Çalışma ...Deneyin ..




Ya haydi bir kımıldanın ,kalkın kalkın ...temizlik zamanı ...
Şimdi ne yapıyoruz ..gereksiz ne var ise topluyoruz ..ister liste yapın ister
düşünün .Sonra atın beni denizlere misali ,atın gitsin :)Ben yaptımm bilee
Önce iş yerimden başladım ,aman Yarabbim o nee.. elime ne geçtiyse atmışım çekmeceme,dolaplarıma ,bütün yazışmaları saklamışım ,eski çer çöp ne varsa ...
Tek tek baktım hepsine .. gereksiz ne var ise hepsini yırttım attım(yırtarken de bir nevi stres atıyorsunuz ) , güzelce yerleştirdim çekmecemi,dolaplarımı ..ohh bee ferahlık geldi
Sonra en önemli haberleşme kaynağımız :) feyz buka baktım..gelen ,giden,geçen ,duran ,koşan ,yürüyen .. kim varsa toplanmış ..iyi hoş da öyle duruyorlar ,ne selam var ne sabah .. hal böyle iken sildim gitti..(İtiraf ediyorum azıcık daha silesim var )
Ondan sonracımm cep telefonu ,mailler,msn kısacası iletişim araçlarındaki fazlalıklar da gitti...
Hımm bunlar tamam ...geldik eve .. kılık,kıyafet,bardak,çanak,çömlek ne varsa bir bir ayıkladım ayyy ben bunu çok sevdim ,vallahi sevgiyle verdim her birini ..
Oh ruhuma bahar geldi bahar ..üstüne de kırgınlıkları ,kızgınlıkları ,kırılmışlıkları ..atınca mikemmel oldu aha aha :)

Boşluklar hayırlısı ile dolsun ,doluyor ,oluyor gidiyor ...işte ben de keyif alıyor ..

Derra

NOT:Çekirgemmm dün sorduğunun cevabı burda :)

11 Mayıs 2010 Salı

sonsuzluk..





İçsel Huzurun Bazı İşaret ve Belirtileri:

- Geçmişi temel alan korkulardan çok, anlık, kendiliğinden... düşünme ve davranma eğilimi.

- Her andan keyif almanın açık ve aşikar yeteneği.

- Diğer insanları yargılamaya karşı ilgi kaybı.

- Diğerlerinin davranışlarını yorumlamaya karşı ilgi kaybı.

- Fikir ayrılıklarına ilgisizlik.

- Endişelenme yeteneğinin zayıflaması. (Bu ciddi bir belirtidir!)

- Sıklıkla, yaşanan karşıkonulmaz minnettarlık olayları.

- Doğa ve diğerleri ile bağlanmışlığın memnunluk hisleri.

- Birşeylerin olmasını sağlamak yerine, birşeylerin olmasına izin verme eğilimindeki artış.

- Önüne geçilemez bir biçimde sevgiyi çoğaltma dürtüsü kadar, diğerlerince çoğalmış sevgiye karşı hassasiyetin artması.


ALINTI

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Bahaneler ve görevler ...

Bu sözü ne zaman duysam ya da okusam ..gerçekten de YUH diyorum .. ''Erkeklerin geninde aldatmak var '' Nasıl yani ya ..

Düşünce gücü ile bir çok şeyi değiştirebileceğimizin farkına vardığımız günümüzde hala nasıl böyle bir inanç sistemine sahip olunabilir ..

Düşünsenize erkek aldatıyor ,sonra eşine ya da sevgilisine
- Hayatım inan benim suçum değil ,hep bu genlerden ...
Bak sen şu genin yaptığına, edepsiz gen :)

Kendini aldatan kişiler de sevgi açlığı ,özgüven eksikliği ,değişik haz ihtiyacı duymaları ,kişilik bozukluğu olanlar da daha fazla görülmesi falan külliyen yalan olur mu hiç aaa ne ayıp
Yazık sadece genlerinde var ne yapsınlar :)

*****************************

Geçenlerde arkadaşımın biri dedi ki ...
- Senin evlenmen gerekiyor ..senin yapında olan birinin şu anda en az altı yaşında çoçuğu olması gerekirdi..( altı yaşından küçük olsa :) )
-Nİye ?
-Düzenli bir hayatın var ,işin ,ağır kızsın,artık vaktin geçiyor..olmaz böyle

Allah allah asli görev mi bu evlilik ,hani yapmazsan suç sayılan türden :)

Etrafımızdaki kişilerin hayatlarına karışmayı ne çok seviyoruz ..daha önce de bir yazımda bu konudan bahsetmiştim. Okul ,üniversite,iş,evlilik,çoçuk,sonra çoçuğun okulu ,işi....gibi gibi uzar gider bu ..

Peki bu görevi yerine getirip ,yarı yolda bırakanlar ne olacak ..üstelik bu görevden başka bir sorumlulukla dönenler ..

Onlar denediği için ,suçları hafifletici nedenlerden dolayı affa mı uğrayacak ..
Ya da sırf siz ve sizin gibi düşünenlerden çekindikleri için istemeye istemeye görevini sürdürenler .
Bunu görev olarak değil isteyerek ,sevgi ile yapanlara sözüm yok ,saygıyla eğilirim ..
Büyüklerimizi geçtim de , bari siz yapmayın arkadaşlar ..böyle saçma düşüncelerden kurtulun ..yormayın kafanızı başkalarının hayatları ile ...yazıktır kendinize :)

SEVGİMLE
Teko

5 Mayıs 2010 Çarşamba

ELMASINA CAN FEDA ,ŞEKERİNE BEŞ PARA





Elimde kocaman bir elma şekeri, kan kırmızı. Dışı şekerden ya içi de öyle olsa diye mırıldandım kendime. Ulu caminin yanındaki küçük pencereli büfenin önünde nice şekerler vardı benim olmayan. Bir ân dalmışım var gücümle dişledim şekerimi. Sonra bir burukluk, bir hayal kırıklığı… O da ne? Yoksa bu şekerin içi de dışı gibi tatlı değil miymiş, sadece bu kadarcık mıymış? Hemen mi bitecekmiş tatlı kısmı? Bir elmaya baktım, bir tatlısına, bir de diş izlerime. “Kandırıldım!” diye bağırdım; geçtim büfecinin karşısına. “Bana yalancı şeker satmışsın!” dedim. “Önce heveslendirip sonra hayâllerimi yıktın.”

Bir yandan ağlamayla karışık bağırıyordum, bir yandan ha şimdi kızdı, ha şimdi kızacak diye buruşuk simâsına bakıyordum şekerci ihtiyarın. Neden kızmadı anlayamadım. Galiba ben haklıydım. Öyleyse biraz daha bağırmalıydım. Bağırdım da. Kısa pantolonumun cebindeki bozuklukları yerlere saçtım. Adamakıllı bir yaygara çıkardım; “Ya paramı isterim ya da her tarafı şeker olan elmamı.” Ne yapsam kızmıyordu ihtiyar. Tepinirken göz ucuyla iki yanımı süzdüm, bana bakıyorlardı. Utandım, yerden kalktım, toparlandım; ama gözüm hâlâ ihtiyarda.

Kızdıramamıştım ihtiyarı, öcümü alamamıştım. Hiç olmazsa bir cevap verseydi. Bekliyordum. Kaşlarımın altından tekrar süzdüm simâsını. Hani gözlerim ateş saçıyordu ya, aklımca yakacaktım şekerciyi. Gülümsüyordu, eliyle işaret etti, içeri girdim. “Otur bakalım.” dedi. “Ali’ydi değil mi?”. “Evet, Ali.” dedim. “Ne için bu kadar üzüldüğünü biliyor musun?” diye sordu. “Bana kazık attın. Dışı tatlı şekermiş; ama içi bildiğimiz yavan elmaymış.” dedim. Bembeyaz dişleriyle tekrar gülümsedi. “Ben elli yıldır aldanırım böyle şekerlere.” dedi. Bir anda hayâlimde elinde elma şekeriyle koskoca ihtiyar belirince kıkırdamaya başladım. “Nasıl?” dedim ağzımı doldura doldura. Anlattı:

—İnsan tat aldığı ve sevdiği şeye öyle bir bağlanır ki âdeta ona yapışır; ama ya kendi ömrü kısadır arkada bırakır, ya lezzetinin ömrü yetmez biter gider, seni yüz üstü bırakır. Böyle yapışmış bir kalbi lezzetinden ayırmak için ya yırtmak ya parçalamak gerekir. Şâhidim evlât, çok acıtıyor. İşte ben elli yıldır bu biten şekerlerin acısıyla yaşıyorum.

—İyi de bana ne, sen beni kandırdın, şimdi de aklımı karıştırıyorsun, diye çıkıştım. Bana tezgâhın üzerinde şekere batırılmayı bekleyen elmaları gösterdi. —Al bir tane, dedi.
En kırmızısını aldım, ısırdım.

—Şimdi tadına iyice bak lezzetini tam almaya çalış diyerek üsteledi.

Gerçekten de dişlediğim elma çok lezzetliydi. Elmanın lezzetiyle kendimden geçerken,

— Şimdi dedi, onu bırak, şu şekerlenmişlerin tadına bak.
Bir tanesini aldım, ısırdım. Şekerin tadı bütün damağımı bir ânda kapladı. Bu sırada tekrar diğerini gösterdi. Isırdım ama eski lezzeti kaybolmuştu. Yüzümdeki çizgilerden hissettiklerimi okuyan ihtiyar,

—Dinle Ali dedi, eğer sen şekere talipsen, dünyadaki bütün elmaların ve diğer güzel meyvelerin lezzetlerini unut. Eğer elmaya talipsen, bir daha seni çabucak terk edecek lezzetlere fazla değer verme. Çünkü bunlar bir lokma yedirir, bin tokat vurur adama.
—Ne yani, hiç elma şekeri yemeyecek miyim?

—Yiyeceksin tabi, hem de ne elma şekerleri. Hayatında elmaya niyet edip nasibine şeker düşerse mutlu olursun; şekeri niyet edip her şeyi dişlersen ömür boyu bugünkü gibi ağlamaya mahkûmsun.
Düşündüm, galiba ihtiyar haklıydı. Yerimden zıpladım, yere saçtığım paralarımı toplayıp, cebime koydum. Bana iyi bir ders olmuştu. Artık eğlenmek için çizgi filmlere, bilgisayarlara ihtiyaç duymuyordum, sevinmek için de öyle pahalı hediyelere ihtiyacım yoktu.
Çünkü artık dünyaya bakan gözlüklerim değişmişti. Dünya artık siyah-beyaz değil benim için, rengârenkti. Şimdi büyüdüm bir sürü elma şekerim var ve mutluyum, çünkü artık bir tekerlemem var: ''ELMASINA CAN FEDA ,ŞEKERİNE BEŞ PARA ''


ALINTI

4 Mayıs 2010 Salı

NE OLA Kİ BU KOÇLUK


Son yıllarda pek çok duyduğumuz bir meslek ..Yaşam Koçluğu ...
Benim aklım yok mu ki gidip de başkasına danışacağım...oldu üstüne bir de para vereceğim aman ne ala ne ala ,ya git işine koçla falan ne işim olur .. Ne yapıyormuş ki her şeye gül,sinirlenme ,kızma ..sevgi pıtırcıkları olarak ortalıklarda dolaş ..hadi canım boş işler bunlar boş

Çevremizde koçluk tanımını bilmeyen kişiler tarafından o kadar çok duymuşuzdur ki bu sözleri ..

Oldu canlarım ..gerçekten boş mu bu işler bak bak ,yazık bana ve benim gibilere o zaman böyle boş işler peşinde koşuşturup duruyoruz demek :) Dolu iş nasıl oluyor hele bi anlatsanız biz de öğrensek ..
Şimdi şu boş iş nedir,ne değildir bir bakalım ...

Hepimizin hayatları farklıdır ama bir çok noktada da aynıdır aslında ..
Enerjinizin tükendiği,her şeyden sıkıldığınız ,hayatın ne kadar monoton olduğunu düşündüğünüz,düşlerinizin bittiği,umutlarınızın tükendiği zamanlarda , çevremizde kendimize yakın hissettiğimiz kim varsa onunla konuşur ,dertleşiriz..çünkü kendimize inancımız bitme noktasındadır.Ve birileri ile konuşma ihtiyacı duyduğumuz zamanlar...
Mesela sevgilinizden ayrıldınız ... arkadaşınız ,ya da aileniz başlar ..
Ben söylemiştim sana ,dinlemedin ,ay boşver iyi yaptın ,ya bak şöyle davransaydın gibi gibi buna benzer onlarca söz duyarsınız ..
Yargı ,eleştiri,yorum ,hepsi var bayılırız zaten karşımızdakine akıl verip ,yargılamaya ,yorum yapmaya ..Bu sadece küçük bir örnek

İşte yaşadığınız bu dönemlerde yaşam koçu size ne mi yapar ..
Size fener tutar yalnızca ..yargısız,yorumsuz..
Yanınızda olduğunu hissettirir.
Güven ,sevgi,gizlilik içerisinde olur paylaşımlarınız
Aynayı getirir ve koyar karşınıza ;''İyice bak'' der ,''Kendi gücünü ,sevgini çıkar ortaya ''
Seçim senin ,pencereni seç ,SINIRSIZ GÜÇ SENSİN

Boş işler bunlar boş :)

Küçücük bir not : Aman olurda bu boş işlerle ilgilenmek isterseniz bir gün olur ya.. Her yaşam koçuyum diyene inanmayın olur mu!!!
Gerçek yaşam koçları ; öncelik danışanın mutluluğu,onun hayatına dokunabilmekten çok keyif alan ,yüreğinde o mutluluğu hisseden ,işini AŞK ile yapan ..sonra ücreti konuşandır ..
Yaşam koçcukları ; önce size astronomik şekilde ücret tarifesini söyleyen,anlaşırsanız sevgisini veren ,yok anlaşamazsanız birden sevginin ''S''ile kaldığınızdır :)
Aman dikkat !!! Yoksa boş değil bomboş işler olur :)

SEVGİMLE
DERRA

20 Nisan 2010 Salı

Sadece Kendine İnan ..


Bu güne kadar çevremdeki kişilerin sözleri benim için çok büyük önem taşırdı ,daha çok kendi hayatım yerine belki de onların istediği hayatı yaşamayı seçmiştim ,bunu bugün daha iyi görüyor ve anlıyorum ..
Ve onların sözlerine o kadar önem vermişim ki bugün hiç sevmediğim bölümden mezun olarak ,bana hitap etmeyen bir işi yapıyorum.
Edebiyat bölümünde daha başarılı olduğum ve sevdiğim halde sırf çevrem de edebiyatta tembel öğrenciler okur çalışkanlar matematik, fende okur diye matematik bölümünü bitirdim ,ve iktisatta okudum halbuki ben rehberlik ve psikolojik danışmanlığı bölümünde okumayı çok istiyordum .. yıllarca da bu içimde kalmıştı ta ki katıldığım bir seminerde yaşam koçluğu mesleğini öğrenene kadar … bir fırsat gelmişti önüme ..şimdi bunu iyi değerlendirmeliydim

Yaşam koçu olmak en büyük amacım ve hedefim ..peki ben kendi yolculuğuma çıkmadan nasıl başkalarının yolculuklarında yol arkadaşı olabilirdim ..işte bu yüzden içsel yolculuğuma çıkmaya karar verdim

Bu yolculuk bana çok farkındalık yarattı ,yaratıyor da
Tüm mesele kendine inanmak ,olumsuzluklara sağır olmak adım atmakmış ..,bunu uygulayan kişilerin geldikleri noktaları görmek ,umudumu,heyecanımı ,inancımı daha da arttırıyor


Müzik tarihinin en büyük isimlerinden biri olan Beethoven’ın keman tutuşunu gören hocası onun için “Müzisyen olamaz!” demiş.

Elvis gençlik yıllarında ilk deneme çekimi için stüdyoya girdiğinde, plak şirketinin patronu ona aynen şunu söylemiş: “Git kamyon şoförlüğü yapmaya devam et!”

Sezen Aksu ‘ya ‘Senden şarkıcı olmaz’ denmiş.

Bu örneklerden o kadar çok var ki bildiğimiz ya da bilmediğimiz

Bu konu ile ilgili çok sevdiğim bir hikaye yi paylaşmak istiyorum .


Tarihin bir yerinde, kaplumbağalar arasında bir yarış tertiplenmiş. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış.
Vakti gelince, bir sürü kaplumbağa arkadaşlarını seyretmek için yarış yapılacak bölgeye toplanmışlar. Ve yarış başlamış.
Seyircilerden hiçbiri arkadaşlarının kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Kimileri bu inançlarını yüksek sesle dile getirmekten kaçınmıyorlarmış. Öyle ki, yarışmacıların bazıları ".....Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar! " seslerini dahi işitebiliyormuş.
Yarışmaya katılan kaplumbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmaz bir gayretle kuleye tırmanmaya çalışıyormuş.
Seyircilerin sesleri yükselmeye başlamış; giderek bağıranların sesleri yarış alanında yankılanır olmuş: "...Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar! "
Sonunda, bir tanesi hariç, diğer kaplumbağaların tümü ümitlerini, gayretlerini yitirmiş ve yarısı terk etmişler.
Ama yarışta yapayalnız kalan son kaplumbağa, büyük bir gayret ile mücadele ederek, kulenin tepesine çıkmayı başarmış.
Diğer yarışmacılar ve seyirciler, hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kaplumbağa ona yaklaşmış ve sormuş, “bu işi nasıl başardın” diye.
O anda farkına varmışlar ki...
Kuleye çıkan kaplumbağa sağırmış!
Sağır kaplumbağanın çıkılmaz sanılan doruğa tırmanmayı başarması ile kaplumbağalar dere tepe demeden yeryüzüne yayılmanın, sabır ve kararlılıkla yol almanın ne demek olduğunu öğrenmiş ve bunları gerçekleştirmeye cesaret bulmuşlar.
Olumsuz düşünen insanları duymayın... Onlar kalbinizdeki ümitleri çalabilirler!

Rüyalarınızı gerçekleştiremeyeceğini söyleyenlere karşı sağır olmak, size seslenenlere saygısızlık değildir; düşünüze karşı saygınızı korumanız demektir.
Sevgimle
Teko

14 Nisan 2010 Çarşamba

SEN NE İSTİYORSUN ..



Çiğdemciğimin ''Hayatınızın gözlemcisi olun ''yazısını okurken bir şeyi farkettim .Diyordu ki Çiğdem '' Karşı tarafın manzarasının daha güzel olduğunu mu düşünüyorsunuz ''



Bu bana bir şey hatırlattı ,önceden tanıdığım ya da tanımadığım insanlara bakarak yorum yapardım ,bazen keşke der özenir bazen yazık der üzülürdüm .

Şimdi ise ,aslında hiç birimizin hayatlarının karşıdan göründüğü gibi olmadığını biliyorum , özendiğimiz hayatlar belki ekran koruyucusu kullanıyor ya da yazık dediklerimiz hepimizden çok daha huzurlu ..
Ayrıca neden kendimizle değil de hep başkaları ile ilgileniyoruz ki ..Herkesin kendi hayatı kendi deneyimi ..Enerjimizi onlara harcadığımız kadar kendimize harcasak ..her keşke dediğimizde enerjimizi düşürerek ,kendimize değersizlik duygusunu yüklediğimizi nasıl da fark etmiyoruz ..
Ya da yazık dediğimizde gizliden gizliye egomuzu beslediğimizi..
Belki onlar da bizim yerimizde olmak istiyordur ..
Kimse kimsenin yerinde de olmasın ayrıca ..ne gerek var ki önyargıya ,yoruma ..
Önemli olan her bireyin kendinin ne istediği değil midir?
Hayattan beklentileri,hedefleri..
O zaman bırakalım herkesi ve kendimize dönelim ..
BEN NE İSTİYORUM VE NEYİ SEÇİYORUM ..?

sevgilerimle
teko ..

13 Nisan 2010 Salı

Kutlama

Yaş otuzbeş yolun yarısı demiş ya Cahit Sıtkı Tarancı ... ''E hadi öyleyse ,yolun yarısındasın, şükür ki sonunda değilsin'' dedim kendime :)
Doğumumu kutlarken geride bıraktığım yıllara baktım önce uzun uzun ..her bir yılına ,her bi ayına ve gününe..
Keşke yerine ,iyi ki yaşamışım dedim ..
Oyundaki rollerimde bazen öğretmişim bazen öğrenmişim ..Bütün oyuncu arkadaşlarıma teşekkür ettim ,her birine ayrı ayrı....
Otuzaltı yaşımda yeniden doğduğumu farkettim ..
Kocaman sevgi dolu bir yüreğimin olduğu farkındalığı ile gözlerimi açtım ...
Başka bir senaryoda olmayı seçtim ,bu rolümü çok sevdimmm
Beni sevenleri,sevmeyenleri ,yanımda olanları ,olmayanları ,ağlatanları ,güldürenleri hepsini çok seviyorum .. artık
Kendimi çokkkkkk seviyorum ,olduğum gibi olmayı ...
Senaryodaki oyunculara nasıl kızardım önceden,hoşuma gitmeyen şeyleri yaptıklarında , şimdi hafifce gülümsüyorum , farkındayım diyerek ,yoluma devam ediyorum ...
Hayvanlara dokunamayan ben ,şimdi hangi hayvanı alıp ev arkadaşlığı yapsam diye düşünüyorum :)

Değişmeyen tek şey değişimdir..kesinlikle :)

8 Nisan 2010 Perşembe

YAZMAYI SEÇİYORUM ..


''Çocukluğunuzdan beri iyi yaptığınız şey nedir? '' Koçluk çalışmamızda bize sorulan soruydu bu ..çok düşünmüştüm ben neyi iyi yapabiliyordum ... Dans etmekdi ilk aklıma gelen ,fakat dün toplu halde bu soruya cevap bulmaya çalışırken ,sevgili koçumuzun verdiği örnek ile birden fark ettim ki ..aslında ben yazıyordum ,yazı ile kendimi çok iyi ifade edebildiğimi biliyordum ama o ana kadar aklıma gelmemişti ..işte farkındalık dedim budur ..
Evet çoçukluğumdan beri yazmayı çok seviyordum öyle ki konuşmaktan daha çok yazmayı tercih etmişimdir çoğu zaman ..aileme,arkadaşlarıma,hatta patronlarıma..

Bu bloğu açarken çok düşünmüştüm .Sevgili Burcu '' yapabilirsin çok da güzel olur ''demiş ve beni blog açma konusunda cesaretlendirmiş ,hatta blogu açıp ,''hadi bakalım başlıyorsun '' demişti.
İlk zamanlar zevkle yazıyordum ,sonra birden - o kadar güzel yazılar varki benim yazdıklarım ne ki deyip ,daha çekimser kalmış ve durmuştum ..

İşte bu düşünce farkındalığımla son buldu ,kime göre iyi kime göre kötü ..
Ben yazmaktan zevk alıyorum,beni rahatlatıyor ,birileri beğensin diye yazmıyorum ki sevdiğim ve beni mutlu ettiği için yazıyorum bu yetmez miydi ..
evet yeterdi Violetcim ..
Duygularımın ifadesi bu ..içimden geldiği gibi öylesine yazıyorum yazmaya devam :))

Teşekkürler (http://www.suviocoaching.com)
Teko ...

29 Mart 2010 Pazartesi





BEN BENİMBUGÜN BENİM


DÜNYAYA GELDİĞİM GÜN


HER GEÇEN AN AŞK İLE DENEYİMLERİMİ SEVGİ VE SAYGI İLE KUCAKLIYORUM


HER BUGÜNÜ ANIŞIMDA İÇİM COŞKU İLE DOLU OLUYOR


BÜYÜYORUM, HATIRLIYORUM BİLİYORUM OLUYOR


BU GÜN İÇİN ANNEME – BABAMA SEVGİ, SAYGI DOLU ŞÜKRANLARIMI SUNUYORUM


Sevgili N.Çetinok Aruna tşk

9 Mart 2010 Salı

YENİDEN MERHABA HAYAT :)



Mart ayını oldum olası severim ..bu ayda doğduğumdan mı ..yoksa baharın ilk ayı olduğundan mı ..
Bu yıl Mart ayını bir başka seviyorum .... önce içimdeki tüm öfkeleri ,kırılmışlıkları bir bir toplayıp ,yağmurun altına bırakmayı seçtim ..ve içimdeki güneşin çıkmasına izin verdim ..
Sonra farkındalığı seçtim ,beni sevenleri farkettim,sevdiklerimi ...ve onları ne kadar özlediğimi ..
Hayatın güzelliklerini ,an da kalmanın mutluluğunu ... ne geçmiş ne gelecek şimdi şu an ...işte en büyük mutluluk buymuş..
Bir yorgunluk hali olurdu eskiden şimdi enerjimi farkettim ,gülmeyi ne kadar çok özlediğimi ..
Evet evet sevgiyi ve mutluluğu seçiyorum ve evren beni duyuyor ..
Yarın içsel yolculuk eğitimim başlıyor ve ben çok mutluyum
İçim kıpır kıpır bir çoçuk gibi ,her şeyden mutlu olabiliyorum şimdi ..
Teşekkürler ...EVRENE .TÜM SEVDİKLERİME
İYİ Kİ VARSINIZ ...SİZİ SEVİYORUM

KENDİMİ SEVİYORUM EY DÜNYAAA !!!!!
Kabuklarımı kırdım.Duvarlarımı yıktım.Ardına saklandığım her şeyi bir kenara bıraktım.Artık hazırım ...yaşamın bana sunduğu tüüüümmm güzellikleri almaya.

18 Şubat 2010 Perşembe

KELEBEK MİSALİ


Bir gün kırlarda gezintiye çıkan bir adam, kenara oturdugu otlardan birinin dalında , küçük bir kozanın varlıgını fark etti. Koza ha açıldı ha açılacak gibiydi. Adam , bunun bir kelebek kozası oldugunu tahmin ediyordu. Böyle bir fırsat bir daha ele geçmez diye düşündü; ve bir kelebeğin dünya yüzü gördügü ilk dakikalara şahit olmak istedi.Dakikalar dakikaları kovaladı , saatler geçmeye basladı , ama henüz kelebeğin küçük bedeni o delikten çıkmadı. Sanki , kelebeğin dısarı çıkmak için çaba harcamaktan vazgeçmis olabilecegini düsündü Sanki kelebek elinden gelen her seyi yapmis da , artik yapabilecegi bir sey kalmamıs gibi geldi ona. Bu yüzden , kelebeğe yardımcı olmaya karar verdi: cebindeki küçük çakıyı çıkarıp kozadaki deliği bir cerrah titizliğiyle büyütmeye basladı. Böylece , bir-iki dakika içinde kelebek kolayca dışarı çıkıverdi . Fakat bedeni kuru ve küçücük , kanatları buruş buruştu. Adam kelebeği izlemeye devam etti; çünkü kanatlarının her an açılıp genişleyeceğini ve narin bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu.Ama bunlardan hiçbiri olmadı. Kelebek , hayatının geri kalanını , kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. Ne kadar denese de , asla uçamadı. Adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen anlayamadığı şey , kozanın kısıtlayıcılığının ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten dışarı çıkmak için gereken çabanın , Allah’ın kelebeğin bedenindeki sıvıyı onun kanatlarına göndermek ve bu sayede kozanın kısıtlayıcılığından kurtulduğu anda onun uçmasını sağlamak için seçtiği bir yol olduguydu. Bu gerçeği öğrendiğinde , hayat boyu unutamayacagı bir sey de ögrenmişti: Bazen , hayatta tam olarak ihtiyaç duydugumuz sey , çabalardir. Eger Allah , hayatta herhangi bir çaba olmadan ilerlememize izin verseydi , o zaman , bir anlamda sakat kalırdık . Olabileceğimiz kadar güçlenemezdik o zaman . Ve asla uçamazdık..

Yaşadığımız her şeyin bir nedeni var ...

ALINTI

BUDUR :)


Bir kadın anlatıyor:
Kocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sâkin adamın
göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı…

Gel gör ki iki yıl nişanlılık
ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı. Eşimin -bir
zamanlar çok sevdiğim- bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu.

İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım. Romantik anlara,
küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can atıyorum. Oysa kocamın sakinliği,
başka bir deyişle vurdum duymazlığı, evliliğimize romantizm katmaması beni
aşktan almış, uzaklaştırmıştı.


Sonunda kararımı ona da
açıkladım: Boşanmak istiyordum.
Şaşkınlıktan gözleri açılarak 'niye?' diye
sordu.
'Gerçekten belli bir sebebi yok' dedim, 'sadece yoruldum.'
Bütün
gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da
artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile
aciz bir adamla evliydim. Ondan ne bekleyebilirdim ki!

Sonunda
sordu: 'seni caydırmak için ne yapabilirim?'
Demek ki söyledikleri doğruydu:
insanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da
kaybolmuştu.
'İşte mesele tam da bu' dedim. 'Sorunun cevabını kendin bulup
kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim.'
'Diyelim dağın tepesinde
bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp
vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâl'olacak. Bunu benim
için yapar mısın?'
Yüzümü dikkatle inceledi ve 'Sana bunun cevabını yarın
vereceğim' dedi.
Bu cevapla son ümidim de yok
olmuştu.

Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt
şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not
bırakmıştı.
'Sevgilim' diye başlıyordu,
'O çiçeği senin için koparmazdım'
Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim.

'Çünkü her zaman yaptığın gibi
bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde
ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım
var.'

'Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden
önce eve varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım
var.'

'Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu
kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım
var.'

'ın her ayki ziyaretinde sebep olduğu,
karnındaki krampları rahatlatabilmem için avuçlarıma ihtiyacım
var.'

'Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can
sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikây eler anlatabilmem için
ağzıma ihtiyacım var.'

'Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan
gözlerinin bozulması kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını
kesebilmem, saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem,
merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin - gençliğinde
senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım
var.'

'Ama seni benden daha fazla seven biri varsa,
evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir
tanem.'


Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer
dağılıyordu.
Göz yaşlarım mektuba düşüyordu.
'Mektubu okuduysan ve kalbin
ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle
kapıda bekliyorum.'
Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde
sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi.
Artık çok iyi
biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçeği uçurumun kenarında
bırakmaya karar verdim..

Bu gerçek aşktı.


İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o
heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya
devam ettiğini göremeyebiliyoruz.

Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil... Belki sıkıcı, tekdüze, hatta
belki yüzsüz.... Ama hep oralarda bir yerdedir.

Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gereklidir. Bir zaman
sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi kalır.

Hayat tam da böyle bir şeydir.

Alıntı

AŞK...

Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim,ama hiçbir sözcük bulamadım.
Aşktan haberdar olduğumda sözler cılız bir hıçkırığa dönüştü,yüreğimdeki şarkı derin bir sessizliğe gömüldü.
Ey bana gizlerinin ve mucizelerinin varlığına inandığım Aşk 'ı soran sizler,
Aşk peçesiyle beni kuşattığından beri ben size aşkın gidişini ve değerini sormaya geliyorum.
Sorularımı kim yanıtlayabilir? Sorularım kendi içimdeki için;kendi kendime cevaplamak istiyorum.
İçinizden kim içimdeki benliği bana ve ruhumu ruhuma açıklayabilir ?
Aşk adına söyleyin,yüreğimde yanan, gücümü tüketen ve isteklerimi yok eden bu ateş nedir ?
Ruhumu kavrayan bu yumuşak ve kaba gizli eller nedir; yüreğimi kaplayan bu acı sevinç ve tatlı keder şarabı nedir ?
Baktığım bu görünmeyen,merak ettiğim açıklanamayan,hissettiğim hissedilemeyen şey nedir ? Hıçkırıklarımda kahkahanın yankısından daha güzel,sevinçten daha mutluluk verici bir keder var.
Neden kendimi beni öldüren ve sonra şafak sökene kadar tekrar dirilten, hücremi ışığa boğan bu bilinmeyen güce veriyorum ?
Uyanıklık hayaletleri kurumuş gözkapaklarımın üstünde titreşiyor ve taştan yatağımın etrafında düş gölgeleri uçuşuyor.
Aşk diye seslendiğimiz şey nedir ? Söyleyin bana, bütün anlayışlara sızan ve çağlarda gizli olan o sır nedir ?
Başlangıçta olan ve herşeyle sonuçlanan bu anlayış nedir ?
Yaşam 'dan ve Ölüm 'den, Yaşam 'dan daha acayip , Ölüm 'den daha derin bir düş oluşturan bu uyanıklık nedir ?
Söyleyin bana dostlar, içinizde Yaşam 'ın parmakları ruhuna dokunduğunda Yaşam uykusundan uyanmayan biri var mı ?
Yüreğinin sevdiğinin çağrısıyla babasından ve annesinden vazgeçmeyecek kimse var mı?
İçinizden kim ruhunun seçtiği kişiyi bulmak için uzak denizlere açılmaz, çölleri aşmaz, dağların doruğuna tırmanmaz ?
Hangi gencin yüreği tatlı nefesli, güzel sesi ve büyülü dokunuşlu elleriyle ruhunu kendinden geçiren kızın peşinden dünyanın sonuna gitmez ?
Hangi varlık dualarını bir yakarış ve bağış olarak dinleyen bir Tanrı 'nın önünde yüreğini tütsü diye yakmaz ?
Dün kapısından geçenlere Aşk'ın sırları ve değeri sorulan tapınağın girişinde durmuştum. Ve önümden çok zayıflamış, yüzü hüzünlü yaşlı bir adam iç çekerek geçti ve şöyle dedi :
"Aşk bize ilk insandan beri bağışlanmış bir güçsüzlüktür."
Yiğit bir genç karşılık verdi :
"Aşk bugünümüzü geçmişe ve geleceğe bağlar."
Ardından kederli yüzlü bir kadın hıçkırarak şöyle dedi :
"Aşk cehennem mağaralarında sürünen kara engereklerin ölümcül zehiridir.
Zehir çiy gibi taze görünür, susuz ruhlar aceleyle içer onu ; ama bir kere zehirlenince hastalanır ve yavaş yavaş ölürler."
Sonra gül yanaklı bir kız gülümseyerek dedi ki :
"Aşk Şafak 'ın kızları tarafından sunulan ve güçlü ruhlara güç katıp onları yıldızlara çıkaran bir şaraptır."
Ardından çatık kaşlı, kara giysili, sakallı bir adam geldi :
"Aşk gençlikte başlayıp biten kör cahilliktir."
Bir başkası gülümseyerek açıkladı:
"Aşk insanın tanrıları mümkün olduğunca fazla görmesini sağlayan kutsal bir bilgidir."
Sonra yolunu asasıyla bulan kör bir adam konuştu :
"Aşk ruhlardan varlığın sırlarını gizleyen kör edici bir sistir;
yürek tepeler arasında sadece titreşen arzu hayaletlerini görür ve sessiz vadilerin çığlıklarının yankılarını duyar."
Çalgısını çalan genç bir adam şarkı söyledi :
"Aşk ruhun çekirdeğindeki yangından saçılan ve dünyayı aydınlatan bir ışıktır.
Yaşam 'ı bir uyanışla diğeri arasındaki güzel bir düş olarak görmemizi sağlar."
Ve paçavraya dönmüş ayaklarının üzerinde sürüklenen güçsüz düşmüş çok yaşlı bir adam titrek bir sesle şunları söyledi :
"Aşk mezarın sessizliğinde bedenin dinlenmesi, Sonsuzluk 'un derinliklerinde ruhun huzura ermesidir."
Ve onun ardından gelen beş yaşındaki bir çocuk gülerek dedi ki:
"Aşk annemle babamdır, onlardan başka kimse bilmez aşkı."
Ve böylece Aşk'ı tarif eden herkes kendi umutlarını ve korkularını bıraktı önüme sır olarak.
O anda tapınağın içinden gelen bir ses duydum:
"Yaşam iki yarıya ayrılmıştır: biri donar, biri yanar; yanan yarı, Aşk 'tır."
Bunun üzerine tapınağa girdim , sevinçle diz çökerek dua ettim :
"Tanrım, beni yanan alevin besleyicisi yap ...
Tanrım beni kutsal ateşine at ..."

Halil CİBRAN

17 Şubat 2010 Çarşamba

YOLUN YARISI ..

Yas otuz bes! Yolun yarisi eder.
Dante gibi ortasindayiz ömrün.
Delikanli çagimizdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yasina bakmadan gider.
Sakaklarima kar mi yagdi ne?
Benim mi Allahim bu çizgili yüz?
Ya gözler altindaki mor halkalar?
Neden böyle düsman görünüyorsunuz;
Yillar yili dost bildigim aynalar?
Zamanla nasil degisiyor insan!
Hangi resmime baksam ben degilim:
Nerde o günler, o sevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben degilim
Yalandir kaygisiz oldugum yalan.
Hayal meyal speylerden ilk askimiz;
Hatirasi bile yabanci gelir.
Hayata beraber basladigimiz
Dostlarla da yollar ayrildi bir bir;
Gittikçe artiyor yalnizligimiz
Gökyüzünün baska rengi de varmis!
Geç farketttim tasin sert oldugunu.
Su insani bogar, ates yakarmis!
Her dogan günün bir dert oldugunu,
Insan bu yasa gelince anlarmis.
Ayva sari nar kirmizii sonbahar!
Her yil biraz daha benimsedigim.
Ne dönüp duruyor havada kuslar?
Nerden çikti bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçinci bahçe gördüm taruma.
N'eylesin ölüm herkesin basinda.
Uyudun uyanamadin olacak
Kim bilir nerde, nasil, kaç yasinda?
Bir namazlik saltanatin olacak.
Taht misali o musalla tasinda.

Cahit Sitki Taranci

Yolun yarısındayım şimdi ,dönüp baktığımda neler vermiş hayat bana ne acılar,ne mutluluklar,ne dostluklar ,ne düşmanlıklar,ne terk edişler ,ne kavuşmalar...
Kendimle hesaplaştığım şu günlerde ,farkındalığı seçiyorum hayatımda ,her yaşanan bir anlam katmış hayatıma ,belki acı belki mutluluk belki kızgınlık belki huzur belki kayıplar belki kazanmışlıklar ..bunlarla bütünleşmiş ,öyle değil midir zaten hayat..
Fark ettim ki hepsiyle ben olmuşum aslında, daha da yaşacaklarımla olgunlaşacağım ..sınavlar,deneyimler ..devam edecek nefes aldığımız her günde ..
Teşekkürler ...

AFFETMEK


Affetmenin Özgürleştirici Gücü: Affettiğimizde geçmişin bugünümüz üzerindeki yıkıcı etkisini ortadan kaldırırız.


Affetmek, affettiğimiz kişinin davranışlarını onaylamak değildir. Bu, onların bir zamanlar yaptığı şeyin doğru, haklı ve onaylanabilir olduğu, yapılanların kabul edilebilir, önemsiz, çok da kötü olmadığı anlamına da gelmez.

Affetmek, affettiğimiz kişiden daha “büyük” olduğumuzu göstererek, onu kendimize ebediyen borçlu kılmak değildir. Yargılayıcı tanrı konumundan, hoşgörülü tanrı konumuna geçmek, bağışlanan kişiye kendisini “günahkâr” olarak hissettirir, gerçek bir affediş değildir.

Affetmek fedakârlık da değildir. Dişlerimizi sıkarak, bizi inciten kişiye katlanmamız, güler yüz maskesi takınmamız da gerçek bir affediş değildir. Çünkü bu durumda gerçek duygularımızı bastırmış oluruz. Bu tavır hem zordur, hem de hayatımızdan haz duygusunu çalar.

Affettiğimizde geçmişin bugünümüz üzerindeki yıkıcı etkisini ortadan kaldırırız.

Affetmek, affettiğiniz kişiyle aranızdaki benzerliği keşfetmektir. Affetmek, kendinize verdiğiniz bir armağandır; kızgınlık, öfke ve acıdan özgürleşmektir.

Affetmek hayatımızda sevgi akışına izin vermektir.

Affetmek sevgiyi seçmektir ve kendini sevmenin ilk koşuludur. Kendimizi ve başkalarını anlama kapasitemizi yükseltmenin en hızlı yoludur.

Düşmanlarını affet; dostlarını da.

En önemlisi, kendini affet! Kendi fiziksel, duygusal, zihinsel, ruhsal sağlığın için.

NİL GÜN (ALINTI)